Baharın gelişini beklemek bu sene bir işkenceye dönmüştü. Geceleri fırtınadan sabahları ise kış güneşinden öyle usanmıştık ki tam bir aldatmaca. Oysa her zamankinden çok ihtiyacımız vardı güneşin tenimizi ısıtmasına, ağaçların çiçek açmasına; marttı bu umut verici olmalıydı. Hatta öyle umut vermeliydi ki 'böyle havada istifa ettim evkaftaki memuriyetimden'* dedirtecek cinsten. Sorumluluklarından vazgeçip yeni hayallerin peşinden gidecek cesareti hissettirmeliydi. Öyle ya marttı bu aşık etmeliydi seni kendine belki de işveli bir güzele ya da bir akşamüstüne..
Böylesine acımasız olmamalıydı. Aşktan mahrum bırakıp ruhunu tutsak etmemeliydi umutsuzluğa. Marttı bu biz mi çok büyütmüştük gözümüzde. Mart uyanışın ayı olmalıydı. Doğanın uyanması, yenilenmesi, tazelenmesi...İnsanın uyanması, fark etmesi, cesaretlenmesi. Yapabilecekleri için doğadan ilham alması, güneşin tenini, ruhunu, beynini uyandırması...
Çok vaktimiz kalmadı, artık mart sancılanmasını bitirme zamanı...
*Güzel Havalar-Orhan Veli
Biriktirmeye değer her şey için...
Herkesin içinde bir şeyler bulabileceği bir blog. Hayatın içine dahil olabildiğimiz anlardan ve tecrübelerden oluşan, emekle kelimelere dökülen, ilerde anılara temel oluşturacak yaşanmışlıklar.
22 Mart 2022 Salı
MART SANCILANMASI
20 Mart 2022 Pazar
DÖRT
14 Mart 2022 Pazartesi
KENDİN OLMANA İZİN VER!
Hadi tekrar başlayalım aradan geçen sekiz yıl sonra tekrar merhaba,
8 yılın hepsini buraya dökemem elbette yaşadığım pişmanlıklar yaptığım hatalar çokça fevrilik, gözyaşı, mutluluk, heyecan... Her şeyin benim için karmakarışık olduğu bir dönemde ben her zamankinden daha çok kendini tanıyan bir insanım; evet bugün 31 yaşındayım ve 23 yaşında buraları bıraktığımda 31 yaşıma kadar çok şeyi başarmış olmayı umardım.
Başaramamak yüzleşmem gereken bir konuydu aslında mutsuzlukla aram hiç iyi olmadı. Çabuk yıkıldım, çabuk pes ettim hep. Şimdi 31 yaşında ayağa kalkmayı, güçlü olmayı, sadece kendimden güç almayı öğreniyorum. Beni üzen insanlara beni mutsuz etmeleri için ben fırsat verdim. Kendime bunu yapmam kendimi yeterince sevmememden kaynaklanıyor artık açıkça görebiliyorum. Yanlışlarımı ve hatalarımı aynanın karşısında yüzüme vurabildiğim noktada başarısızlıklarım için başkalarını suçlamaktan vazgeçmiştim.
Üniversitede bir eğitim sırasında eğitmen her birimize soruyor 'Gelecekte nasıl bir işin olmasını istersin?' 20 yaşındayım; çok para kazanmak, mesleğinde duyulan biri olmak, tezler, makaleler yazmak gibi isteklerim yok sadece mutlu olmak istiyorum diye düşünüyorum. Sonra 'mutlu olacağım bir iş' diyorum içimden geldiği gibi. Eğitmen alaycı bir tavırla gülüyor cevabıma...Bugün 11 yıl geriye dönebilsem o günkü Ece'ye söyleyeceğim şey bu cevabındaki cesaretini asla kaybetme; mutlu olduğun işi yap olurdu. Sadece para kazanmak için ve kendini çalışmak zorunda hissettiğin için sevmediğin bir işin ömrünü çürütmesine izin verme. Sen mutlu olduğunda, tatmin olduğunda, sevdiğinde ve sevildiğinde, huzur bulduğunda, yaratıcı olmana ve kendin olmana izin verildiğinde başarısız olman söz konusu bile olamaz. Sana yürekten inanıyorum; 20 yaşındaki özgür ve cesur haline bayılıyorum.
3 Aralık 2014 Çarşamba
Yeni bir iş, Yeni gülecek bir neden lazım!
Öncelikle uzun zamandır spor yapmak istiyordum. Bunun için evime yakın bir çok spor salonuna baktım; kimisinden hızla uzaklaşıp kimi içime sinerken, alternatifleri ikiye indirdim. Birisi Hatay Metrosu çıkışına yakın Sportland, diğeri Üçyol'a daha yakın olan Akademi Spor Merkezi. İkisinin de ilgisini ve desteğini beğendim ilk aşamada. Ama gerek bana daha yakın olması, gerek imkanlarının fazla olmasından -pilates ve zumba derslerine ekstra ücret ödemeden katılabilecek olmam- dolayı Akademi Spor Merkezi'nde karar kıldım.
Eğitimden dönünce 12 Aralık'ta spor salonuna başlıyorum. İlk etapta kilo,boy, yağ/kas oranına bakılacak ve ona göre 6 haftalık bir program çıkartılacak. Bununla beraber Fitness programım başlamış olacak. Yağlanmaya bağlı olarak hangi hareketi kaç set yapmam gerekiyorsa belirlenip bunun ışığında bir program oluşturulacak.
Bunların dışında hem dil tazminatı için hem de kendi özel yaşamım için İngilizce çalışmalıyım. Banka dil tazminatı için Yds'den 70 puan istiyor. İyi puan ama umutsuz olmamak lazım. Bugünden tezi yok başlamak da lazım tabi...Hayatımdaki Beklenmeyen Gelişmeler
27 Kasım 2014 Perşembe
Bir Nolan Klasiği-INTERSTELLAR
Evet uzun zamandır merakla beklenen film sonunda vizyonda. Öncelikle filme gitmeden önce hakkında o kadar övgü dolu yorumlar okudum ki beklentim çok yüksekti. IMDb' de aldığı puan oldukça başarılı olduğunu kanıtlar nitelikte.
Christopher Nolan'ın yönetmenliği ve filmleriyle(Inception, Memonto, The Prestige, The Dark Knight) ilgili ayrı bir post oluşturmak lazım. Her yaptığı film çıtayı bir kademe daha yükseltiyor bence. Hepsi kendi alanında bir başyapıta dönüşüyor. Bu filmde de yine aynı durum göze çarpıyor. Konusu oldukça başarılı; Dünya'da yaşama şansı kalmayan insanlığı kurtarmak için kahramanımız Cooper( Matthew McConaughey) uzayda yeni bir yaşam alanı arıyor. Filme girmeden önce uzaydaki çekimlerin hep karanlık ve sessiz geçeceğini düşündüm; Gravity filminde olduğu gibi. Fakat düşündüğümün aksine oldukça hareketli ve aksiyonu bol sahnelerdi. Uzay, gezegen ve yıldızların tasviri, inandırıcılık ölçüsü, görsel efektler ve filmin müzikleri oldukça başarılı. Filmin müzikleri Hans Zimmer imzası taşıyor.Film bilimsel olarak da güçlü bir altyapıya sahip. Film senaryosu Fizikçi Kip S. Thorne'nin 'Solucan Delikleri' teorisinden ilham alıyor. Bence filmi izlemek için biraz astronomi ve biraz fizik bilmek gerekiyor. Elbette filmde görecelik kavramı, kuantum fiziği, solucan deliği gibi kavramlar için açıklamalar var ama kaçırdığımız noktalar olabilir. Bu formüldür, kuantumdur çok takılmazsak aşırı derecede sürükleyici ve değişik bir film olmuş. Hani yapılır da bu kadarı yapılmaz diyorsun. Canımız Nolan; bundan sonraki filmlerine daha iyi bir senaryo ve daha değişik bir konu nereden bulacak o da benim için ayrı bir merak konusu.
Filmde uzayın derinliklerinde kaybolurken, insanın doğasının gereği kıskançlık ve hayatta kalma içgüdüsünün zaman ve mekan dinlemediğine tanıklık ediyoruz. Film zaman kavramının çok ötesine geçiyor, haliyle senelerin ve dakikaların hiç bir anlamı kalmıyor, zaman kavramının sadece insanoğlunun kendine göre anlamlandırdığı bir olgu olduğu karşımıza çıkıyor. Bu durum bana Samuel Beckett'in zamansızlık ve mekansızlık düşüncesini hatırlatıyor. Zaten ne zaman uzayı düşünsem aklıma Beckett gelir.
Filmde dramatik sahneler oldukça yoğun. Kahramanımızın kızı Murph ile olan diyaloğu oldukça net gösteriliyor. Aralarındaki sevgi ve filmde bu kadar sevgi boyutunun işlenmesini de film sonunda çok daha iyi bağlıyoruz. Bu yönüyle bazı film eleştirmenlerinin olumsuz tepkilerini alsa da benim için aşırı abartılan bir durum teşkil etmiyor. Hatta filmin sevgi boyutuna bağlanması bilim kurgu sertliğini yumuşatmış.
Inetrstellar filminin; Nolan Klasikleri arasında çoktan yerini aldığını düşünüyorum. Bütün Nolan filmlerinde yaptığım gibi 2. kez kesinlikle izleyeceğim. Bu tarz filmler her gün vizyona girmiyor,tadını çıkaran herkese iyi seyirler.
Not:Bu post yazılırken Interstellar Soundtrack'i(Stay) fon müziği olarak kullanılmıştır.
12 Kasım 2014 Çarşamba
FURY-War Never Ends Quietly
Yaklaşık iki hafta önce David Ayer'in yönetmenliğini yaptığı Fury filmine gittik. Fury İkinci Dünya Savaşı'nda Amerikalıların Almanlara karşı savaştığı bir tankın ismi. Bu tankın komutanı olarak da Çavuş Wardaddy rolünde Brad Pitt'i izliyoruz. Savaş filmlerini pek sevmeyen biri olarak bu filmi savaş filmlerinden ayıran ufak ayrıntıların olduğunu düşünüyorum. Değinilen dramatik noktalar filmi salt savaş filmi olmaktan çıkarıyor, bu da benim filme daha pozitif bakmamı sağlıyor.Film, asıl mesleği yazıcılık olan Norman'ın (Logan Lerman) vicdanlı bir insandan acımasız bir askere dönüşme sürecini tüm yalınlığı ile ortaya koyuyor. Filmde savaşın soğuk yüzünü hissettiren sahnelere çokça yer verilmiş. İç acıtan ve kan donduran sahneleri masum bir çocuğun bakış açısıyla izliyoruz önce...Sahneler ilerledikçe kanımızı donduran sahneler alışıldık bir hal alıyor. Acımasızlaşıp olağan karşılıyoruz insanların ölmesini, mermi ve top seslerini...Hatta bundan keyif alır bir hale geliyoruz, söverek, gülerek yapıyoruz bu işi...
Film alıştığımız gibi Amerika'nın kahraman askerlerine de yer veriyor yine...Özellikle filmin son sahnesi bana göre oldukça abartılı olmuş. Bu kısma takılmazsanız izlemesi keyifli bir film olabilir. Filmin etkileyici sahneleri, oyunculuklar, sahnelerin gerçekçiliği bu filmi izlenmesi gereken filmler kategorisine almamızı sağlıyor bence...
Bu uzun ve soğuk savaş günlerinde kısacık bir aşka da yer veriyor film. Aynı dili konuşmayan iki kişinin müzikle birbirlerinin ruhuna dokunabilmesi. Hala bir umudun olması belki de...
Film 2 saat 14 dakika sürüyor. Savaş filmi olduğu için tahmin edileceği üzere durağan sahnelere çok yer verilmemiş. Sürükleyici ve aksiyon dolu bir film. İzlemeyi düşünenler için iyi seyirler...
Not:Bu post yazılırken The Pianist filminin soundtrackleri fon müziği olarak kullanılmıştır.
.jpg)


