Herkesin içinde bir şeyler bulabileceği bir blog. Hayatın içine dahil olabildiğimiz anlardan ve tecrübelerden oluşan, emekle kelimelere dökülen, ilerde anılara temel oluşturacak yaşanmışlıklar.
7 Mart 2013 Perşembe
Beckett Hatırlatması
Az önce Twitter'da bir haber okudum ve çok şaşırdım. Samuel Beckett'in - kendisi aynı zamanda benim blogumun fikir babası olur - ilk romanı Türkçe'ye çevrilmiş, Sel Yayıncılık tarafından yayımlanmış.
Birazcık internette bakındıktan sonra zamanında romanın epey olay yarattığını anlamış bulunmaktayım. Yazarımız 26 yaşındayken yazmış 'Sıradan Kadınlar Düşü'nü. Fakat ilk romanı olduğundan ve yayınevleri tarafından uygunsuz bulunduğundan yayınlanmamış. Yazarın kült haline gelmiş tiyatro oyunu 'Godot'yu Beklerken' sarsıcı bir başarıya ulaştıktan sonra yayınevleri ilk romanı basmak için sıraya girmiş fakat bu sefer de yazar romanın basılmasına izin vermemiş. 1932'de yazılan roman 1992'de yani Beckett'in ölümünden 3 yıl sonra basılmış.
Sel Yayıncılık 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'ne özel Sıradan Kadınlar Düşü'nü yayınladı, çok da iyi yaptı. Tiyatroyla daha çok ilgili olduğum üniversite döneminde Samuel Beckett'in pek çok oyununu okuma fırsatım olmuştu. Hatta Absürd Tiyatro kuramıyla onun sayesinde tanıştım diyebilirim. Zaman ve mekan kavramlarının çok ötesine geçen yazarın bir romanını daha okuyabilecek olmak çok güzel. Kitabın arka yüzünde yazana göre bu kitapta Beckett kendini anlatmış yani bir nevi otobiyografik bir eser. Beckett yine kendine ait üslubuyla ilk romanını 'olgunlaşmamış ve değersiz' olarak nitelendirmiş. Kitabı daha ayrıntılı incelemek isteyenler için linki hemen paylaşıyorum. En kısa zamanda alıp, okuyup daha verimli bir yazı paylaşmak istiyorum.
NOT: Bu post yazılırken fon müziği olarak Damien Rice'in O albümü kullanılmıştır.
3 Mart 2013 Pazar
Pollyanna Günlüğü
Sevgi sadece bir duygu değildir.
Tekrar tekrar yaşanması gereken bir eylemdir aslında...
Geçmişte kalamayacak kadar güzel bir histir.
Başlayıp biten bir sürecin çok ötesinde...
Bulutları
Deniz kabuklarını
Limon ağaçlarını
Toprak kokusunu
Güneşten mayışmış kedileri
Vapurun peşi sıra uçan martıları
Bahar gelince sesleriyle uyandığınız yaramaz çocukları
Kırk yıllık simite gevrek demeyi
Durakta hangi otobüse bineceğini bilemeyen yaşlı teyzeyi
Piyango bileti satan amcayı
Sokakta bir müzik ezgisini
Okurken bir roman kahramanını
Üşengeç kardeşinize kahvaltı hazırlamayı
Uyandığınızda "Terlik giy, üşüteceksin kızım!" diyen annenizi
Sarıldığında dünyayı unuttuğunuz yol arkadaşınızı
SEVİN,
Sevgiden ruhunuzu mahrum bırakmak, hayattaki güzellikleri görmenizi engeller.
27 Şubat 2013 Çarşamba
Özgür Ruh- Nadéah
Bu yazım, çok severek dinlediğim fakat hakkında Türkçe yazılı kaynak bulamadığım, deneysel tarzı benimsemiş bir müzisyenle ilgili...
Nadéah ülkemizde pek tanınmasa da yaptığı işlerle özellikle Avrupa'da adından sık sık bahsettiren bir şarkıcı ve söz yazarıdır. Tam adı Nadéah Miranda olan şarkıcı; 1980 yılında, Avustralya'nın Melbourne şehrinde doğmuştur. Müzik tutkusunu geliştirmesindeki en büyük neden okulda düzenlenen bir yetenek yarışmasını katılması olmuş, bu yarışmayı kazanmasıyla şarkı sözü yazmaya başlamıştır. 18 yaşında adını duyurmak için Avrupa'ya gitmeye karar verir.
Kendi solo müzik kariyeri peşindeyken bir çok müzisyenden esinlenir. Lou Reed, Leonard Cohen gibi isimlerin yanında tarzına çok yakın bulduğum Björk ve Tori Amos'tur. Zamanla Fransız kabareleri için aranılan ve güvenilen bir isim haline gelmiştir. Paris'te bir kafede çalışırken gitarist Art Menuteau ile tanışır. Nick Cave'in desteğiyle 'Between Dogs and Wolves' albümünü çıkarttırlar ve yollarını ayırırlar.
Nadéah; İngiltere'de Glastonbury festivali, Fransa'da Radio's Montpellier festivali, İtalya'da Ravello festivali gibi büyük organizasyonlara katılır. Böylece Nick Cave, Franz Ferdinand, Damien Rice ve Mick Jones gibi büyük isimlerle tanışıp onlar tarafından desteklenme şansı bulur.
İlk solo albümü olan 'Venus Gets Even' caz, blues, pop ve rock etkileriyle oluşan çok yönlü bir çalışmadır. Tek bir türe bağlı kalmadığını şarkıların alt yapısından da anlayabiliyoruz. En çok ilgimi çeken yönüyse deneysellik anlayışı içinde özgün çalışmalar ortaya çıkarması.
Bunların dışında son olarak 'Nobody But You' single çalışmasını gayet başarılı bulduğumu ama 'Odile' ve 'Whatever Lovers Say' gibi enerjik şarkılarını tercih ettiğimi söylemeliyim.
26 Şubat 2013 Salı
Eski(meyecek) Foça
Pazar günü ilk 'günaydınım' bulutsuz, masmavi gökyüzüneydi. Bitmek bilmez yağmurların esir aldığı sokaklar kurumaya can atıyordu. Dokunduğu her şeyi ayırt etmeden ısıtıyordu güneş; gerçek olmadığı düşünülebilirdi. Evin her köşesini aydınlatan gün ışığı uzun süredir hakim olan karanlık günlere meydan okuyordu.
Yolculuk vaktiydi, o en çok sevdiğim kişiyle. İlk uzun yolumuz olacaktı, unutulmayacaktı. Otobüsler, vagonlar derken vardık Eski Foça'ya. Ben ömrümde bu kadar güzel bir sahil beldesi gördüğümü hatırlamıyorum. Otobüsten inince pek uzun olmayan çarşıdan sonra yol ikiye ayrılıyor. Karşılıklı iki kordon var, 'V' şeklinde. Arada da deniz... Ufacık tekneler; bakımsız ama mutlu. Teknede kitabını okumaya dalmış, güzel günün tadını romandaki kahramanlarla paylaşan yalnız bir kadın gördüm; yerinde olmayı çok isterdim diye düşündüm. Sonra yavaşça tuttuğum ele daha sonra başımı kaldırıp bana baktığında parlayan gözlere baktım. Vazgeçtim; iyi ki buradayım, iyi ki onun gözlerinde...
Denizinden gözlerimizi ayırabildiğimizde kendimizi daracık taş sokaklarında bulduk Foça'nın. Gezinirken bir çocuğun yardımıyla gördüğümüz ünlü Beşkapılar Kalesi'nin 1200'lü yıllardan bu yana ayakta kalmasına epey şaşırdık. Bu kısa gezi bize yetmediğinden çeşitli pansiyon ve butik otelleri gözümüze kestirdik.
Uzun süren uğraştan sonra hemen denizin kenarında salaş bir balıkçıda yer bulduk. Havanın güzel olmasını fırsat bilen herkes kendini Foça'ya atmıştı sanırım. İnsanlar kalabalıktan şikayetçiydi ama esnafların yüzü gülüyordu. Güneşin getirdiği bereketle nefes almaksızın çalıştıkları halde mutlulardı.
Sonunda gelmişti işte, günbatımı... Biralarımızı alıp kayalıklara oturduk. Zaman hem acelesi varmış gibi çabucak hem de hep öyle kalacakmışız gibi yavaş geçiyordu. Hiçbir zaman karar verememişimdir; denizi güneşin parıltısıyla mı yoksa gecenin karanlığında mı daha çok sevdiğime... Yine veremedim, günbatımını seçtim; ikisini de yaşattığı için.
Dönüş vakti geldiğinde kendime söz verdim, buraya tekrar geleceğime. Kimbilir belki tatil için, belki fotoğraf çekmek için. Biliyorum tekrar görüşeceğiz eskimeyen Foça...
Not: Bu post yazılırken Pearl Jam grubunun Ten albümü fon müziği olarak kullanılmıştır.
Not: Bu post yazılırken Pearl Jam grubunun Ten albümü fon müziği olarak kullanılmıştır.
24 Şubat 2013 Pazar
Günlerin Getirdiği
Bugünkü yazımın belli bir teması yok, film, kitap yada etkinlik incelemesi yapmadan sadece yazmak istiyorum.
Çalışmıyorum ama en az çalışanlar kadar hafta sonunu iple çekiyorum. Bir de hava ılıksa değmeyin keyfime... Bu cumartesi ara ara yağışlı ama tatlı bir hava vardı, hiç üşümedik.
Çalışmıyorum ama en az çalışanlar kadar hafta sonunu iple çekiyorum. Bir de hava ılıksa değmeyin keyfime... Bu cumartesi ara ara yağışlı ama tatlı bir hava vardı, hiç üşümedik.
Gün güzel bir kahvaltıyla başladı. Hafta sonunu dört gözle beklememin bir nedeni de annemin tatil kahvaltıları sanırım. Cumartesi ve pazar günleri krep ya da patates kızartmasının bütün evi saran kokusuyla uyanır, uzun uzun sohbet ederek kahvaltı yaparız.
Sonra ben kendimi dışarı atarım. Evi seven, saatlerce bilgisayar ya da televizyon başında takılabilen bir yapım yok. Boş boş gezmek, kitabımı kapıp kordonda okumak, yolumun üstü değilken vapurla Karşıyaka'ya geçmek, Alsancak'ta biramı yudumlamak, herhangi bir yerde yeni insanlarla tanışmak ve sohbet etmek kendimi daha iyi hissettiriyor.
İzmir'e geldiğimden beri her zaman yanımda olmaya çalışan, yaşadığım her olumsuzlukta destekçim olan biri var ki burada başıma gelen en güzel şey. Sadece yanımda oturuyor olması bile bana inanılmaz derecede güç veriyor. Zaten kendisi buradaki ilk arkadaşım, bana İzmir'i öğreten ve sevdiren kişi...
Gelelim nefret ettiğim ve beklemekten yorulduğum konuya. Yaklaşık 8 aydır mezunum ve 6 aydır iş arıyorum ama hala işsizim. 'Bu durum herkesin başına geliyor', 'Ülkemizin bir gerçeği' gibi bir çok teselli cümlesini ezberledim artık bu süreçte. Okurken kendimi hazırlamıştım bu duruma fakat yaşamak çok daha ağır geliyor insana. Bu konuya giriş nedenim iç karartmak değildi aslında. Garip bir şekilde blog yazmaya başladığımdan bu yana kendimi daha iyi hissediyorum. İş bulana kadarki boş zamanımı en iyi şekilde değerlendirmeye karar verdim; daha çok okuyarak, araştırarak, yeni şeyler deneyerek ve deneyimlerimi yazarak. Şimdilik durumdan gayet memnunum.
Günlük tadında bir yazıdan sonra uyku vakti. Güneşli bir pazar olsun, Foça'ya gidelim :)
Not: Bu post yazılırken fon müziği olarak Cults grubunun Cults albümü kullanılmıştır.
Sonra ben kendimi dışarı atarım. Evi seven, saatlerce bilgisayar ya da televizyon başında takılabilen bir yapım yok. Boş boş gezmek, kitabımı kapıp kordonda okumak, yolumun üstü değilken vapurla Karşıyaka'ya geçmek, Alsancak'ta biramı yudumlamak, herhangi bir yerde yeni insanlarla tanışmak ve sohbet etmek kendimi daha iyi hissettiriyor.
İzmir'e geldiğimden beri her zaman yanımda olmaya çalışan, yaşadığım her olumsuzlukta destekçim olan biri var ki burada başıma gelen en güzel şey. Sadece yanımda oturuyor olması bile bana inanılmaz derecede güç veriyor. Zaten kendisi buradaki ilk arkadaşım, bana İzmir'i öğreten ve sevdiren kişi...
Gelelim nefret ettiğim ve beklemekten yorulduğum konuya. Yaklaşık 8 aydır mezunum ve 6 aydır iş arıyorum ama hala işsizim. 'Bu durum herkesin başına geliyor', 'Ülkemizin bir gerçeği' gibi bir çok teselli cümlesini ezberledim artık bu süreçte. Okurken kendimi hazırlamıştım bu duruma fakat yaşamak çok daha ağır geliyor insana. Bu konuya giriş nedenim iç karartmak değildi aslında. Garip bir şekilde blog yazmaya başladığımdan bu yana kendimi daha iyi hissediyorum. İş bulana kadarki boş zamanımı en iyi şekilde değerlendirmeye karar verdim; daha çok okuyarak, araştırarak, yeni şeyler deneyerek ve deneyimlerimi yazarak. Şimdilik durumdan gayet memnunum.
Günlük tadında bir yazıdan sonra uyku vakti. Güneşli bir pazar olsun, Foça'ya gidelim :)
Not: Bu post yazılırken fon müziği olarak Cults grubunun Cults albümü kullanılmıştır.
22 Şubat 2013 Cuma
Damla Sakızı Tadında Bir Yazı
Bugünkü yazım sakız reçeliyle ilgili olacağı için İzmir'i anlatan bir giriş yapmayı uygun buldum. Sakız reçelinin ne olduğunu İzmir'e gelene kadar hatta kardeşimin arkadaşı Çeşme'den hediye getirene kadar bilmiyordum açıkçası. Çok şık ve üzerinde Yunanca yazılar olan bir kavanoz içinde geldi ki görselini hemen paylaştım.
Gelelim benim en çok ilgimi çeken aşamaya. Tadım aşaması! Muhallebi, kahve gibi bir şeylerin içinde damla sakızı aromasını pek tercih etmesem de sakız reçelini beğendim. Yedikten sonra ağızda bıraktığı damla sakızı aroması da muhteşem bence. Oldukça yoğun pek öyle bildiğimiz reçel kıvamında değil, daha çok macun kıvamında denilebilir. Türk kahvesinin yanında servis edilen bir bardak suyun içine bir kaşık sakız reçeli koymak kahve tadını zenginleştirir diye öneriler mevcut.
Bu yazımın taslağını oluştururken öyle çok Sakız Adası'nı anlatan blog okudum ki en kısa zamanda ben de gitmek istedim. Pırıl pırıl bir deniz, mavi-beyaz boyalı şirin evler, tarihi dokusu... Üstelik çeşmeden feribotla geçişin çok eğlenceli olacağını düşünüyorum. Hadi artık bahar gelsin :)
Philosophia-Bilgeliğe Duyulan Aşk
Gelelim seminerin nasıl geçtiğine...Sohbet tadında karşılıklı konuşma şeklinde başladı. Sıkıcı geçeceğini düşündüğüm sırada, ilgimi çeken konulara geçti anlatıcı birbiri ardına. Hayattaki amaçlardan, korkulardan, hedeflerden ve bunların nedenlerinden bahsettik. Çağımızın en büyük problemlerden olan yozlaşmayı sanat, politika, din ve müzik açısından farklı temalarda inceledik ve yaptığımız çıkarımlar bende 'vay be' dedirtti. Bağımlılıklardan ve bağımlılığın bize unutturduğu olgulardan (gözlem, okumak, araştırmak gibi) konuştuk. İnsanın içe yolculuğu, varoluş nedeni, hayatta sahip olduğu roller üzerinde durduk. 'Kendini keşfetmek' ve 'kendini gerçekleştirmek' gibi olgulardan, son olarak da philo(aşk) ve sophia(bilgelik) kelimelerinin birleşmesiyle oluşan bilgeliğe duyulan aşk kavramından bahsettik.
Sanırım fazlasıyla uzun ve felsefeyle ilgilenmeyenler için sıkıcı bir yazı oldu. Yine de bıkmadan okuyanlar için seminerde geçen bu sevimli karikatürü paylaşmak istedim.
21 Şubat 2013 Perşembe
101: Felsefeye Giriş
![]() |
| Kordon Boyu |
Ben bu grubu ilk defa duyuyorum fakat İstanbul, İzmir, Ankara, Bursa, Eskişehir, Manisa gibi pek çok ilde etkinlikleri mevcut. Ayrıca etkinlikler tek bir merkez yerine farklı şubelerde gerçekleşiyor ki bu bir avantaj bence. Mesela İzmir'de Bornova, Karşıyaka, Alsancak ve Buca gibi semtlerde farklı etkinlikler oluyor. Hatta ilgilenenler için hemen link paylaşıyorum.
http://www.aktiffelsefe.org/ . Ben bugün Bornova'daki seminer bana daha yakın olduğu halde Alsancak' a gitmeyi düşünüyorum. 4 gündür Alsancak'a gitmiyorum epey(!) olmuş, özledim sanırım bir fotoğrafla konuyu bağlıyorum. Blogumda olmazsa olmazdı :)
Tutkunun adı: Dorotea
Yeni bitirdiğim ve okurken epey keyif aldığım kitaplardan biri oldu 'Dorotea'nın Şarkısı'. Oldukça ilginç bir konusu var. Başkahramanı Aurelia orta yaşlarında, Madrid Üniversitesi'nde öğretim görevlisi bir kadındır. Evi çekip çevirmesi için Adelita adında bir kadınla tanıştırılır. Adelita'nın kadının hayatına girmesiyle oldukça tuhaf olaylar yaşanmaya başlanır. İşini çok iyi yapan ve ilk zamanlar çok kuşku uyandırmayan bu kadının çok farklı bir yönüyle karşılaşır evin sahibesi. Günler geçtikçe kadının kişiliği ve yaşamı Aurelia için daha karışık hale gelir. Hayattaki amacını sorgularken heyecansız ve tekdüze günler geçirmektedir. Yaşadığı ilişkinin bile belli sınırlar içerisinde ve monoton olduğunu fark eder. Birini arzulamak, birine tutkuyla bağlanmak gibi duyguları o yaşına kadar hiç yaşamadığını anlar ve giderek daha çok içine kapanır. Dorotea'nın kim olduğuysa kitapta gizli...
Kitabı okurken elimden düşüremedim diyemem ama bu iki farklı karakterdeki kadının arasında yaşanacak olayları merak ederek okudum. Yazarın dili ağır değil, gayet anlaşılır ve yalın cümleler kullanmış. Sadece şunu söyleyebilirim ki bazı noktaların üzerinde fazlasıyla durulmuş. Ayrıca kitabın isminde 'şarkı' sözcüğü geçtiği için romanı okurken hep bir beklenti içinde olma durumu var. Sanki biraz havada kalmış ya da bağlantı iyi kurulamamış gibi. Bunların dışında önerebileceğim bir kitap efenim, okuyunuz.
20 Şubat 2013 Çarşamba
Be happy!
Mezun olmuş, hayata başlamaya çalışan fakat bekleme aşamasını yaşayan bir mühendisim. Hem kafamı dağıtmak hem de ilerde bu yaşadığım günleri unutmamak adına bu serüvene başlıyorum. Başlarda yaşadığım bu sıkıcı hayatı ve paylaşmak istediğim fikirleri yansıtırken eyleme geçtikçe daha da renkli bir blog olacağı düşüncesindeyim. Her genç insan gibi yapmak istediğim çok fazla şey var(şu an fikir aşamasında olsalar da). Hayatta dahil olabildiğim her süreci buraya aktarıp garip bir şekilde mutlu olacağım. Bu şarkıyı dinlediğimde ne kadar mutsuz olsam da enerjik bir atmosfer yaratıyor, seviyorum...
Bu arada bir merhaba bile dememişim. Merhaba...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)





