27 Şubat 2013 Çarşamba

Özgür Ruh- Nadéah


Bu yazım, çok severek dinlediğim fakat hakkında Türkçe yazılı kaynak bulamadığım, deneysel tarzı benimsemiş bir müzisyenle ilgili...
 
Nadéah ülkemizde pek tanınmasa da yaptığı işlerle özellikle Avrupa'da adından sık sık bahsettiren bir şarkıcı ve söz yazarıdır. Tam adı Nadéah Miranda olan şarkıcı; 1980 yılında, Avustralya'nın Melbourne şehrinde doğmuştur. Müzik tutkusunu geliştirmesindeki en büyük neden okulda düzenlenen bir yetenek yarışmasını katılması olmuş, bu yarışmayı kazanmasıyla şarkı sözü yazmaya başlamıştır. 18 yaşında adını duyurmak  için Avrupa'ya gitmeye karar verir.

Kendi solo müzik kariyeri peşindeyken bir çok müzisyenden esinlenir. Lou Reed, Leonard Cohen gibi isimlerin yanında tarzına çok yakın bulduğum Björk ve Tori Amos'tur. Zamanla Fransız kabareleri için aranılan ve güvenilen bir isim haline gelmiştir. Paris'te bir kafede çalışırken gitarist Art Menuteau ile tanışır. Nick Cave'in desteğiyle 'Between Dogs and Wolves' albümünü çıkarttırlar ve yollarını ayırırlar.

Nadéah; İngiltere'de Glastonbury festivali, Fransa'da Radio's Montpellier festivali, İtalya'da Ravello festivali gibi büyük organizasyonlara katılır. Böylece Nick Cave, Franz Ferdinand,  Damien Rice ve Mick Jones gibi büyük isimlerle tanışıp onlar tarafından desteklenme şansı bulur.

İlk solo albümü olan 'Venus Gets Even' caz, blues, pop ve rock etkileriyle oluşan çok yönlü bir çalışmadır. Tek bir türe bağlı kalmadığını şarkıların alt yapısından da anlayabiliyoruz. En çok ilgimi çeken yönüyse deneysellik anlayışı içinde özgün çalışmalar ortaya çıkarması.

Bunların dışında son olarak 'Nobody But You' single çalışmasını gayet başarılı bulduğumu ama 'Odile' ve 'Whatever Lovers Say' gibi enerjik şarkılarını tercih ettiğimi söylemeliyim.






 

26 Şubat 2013 Salı

Eski(meyecek) Foça


Pazar günü ilk 'günaydınım' bulutsuz, masmavi gökyüzüneydi. Bitmek bilmez yağmurların esir aldığı sokaklar kurumaya can atıyordu. Dokunduğu her şeyi ayırt etmeden ısıtıyordu güneş; gerçek olmadığı düşünülebilirdi. Evin her köşesini aydınlatan gün ışığı uzun süredir hakim olan karanlık günlere meydan okuyordu.

Yolculuk vaktiydi, o en çok sevdiğim kişiyle. İlk uzun yolumuz olacaktı, unutulmayacaktı. Otobüsler, vagonlar derken vardık Eski Foça'ya. Ben ömrümde bu kadar güzel bir sahil beldesi gördüğümü hatırlamıyorum. Otobüsten inince pek uzun olmayan çarşıdan sonra yol ikiye ayrılıyor. Karşılıklı iki kordon var, 'V' şeklinde. Arada da deniz... Ufacık tekneler; bakımsız ama mutlu. Teknede kitabını okumaya dalmış, güzel günün tadını romandaki kahramanlarla paylaşan yalnız bir kadın gördüm; yerinde olmayı çok isterdim diye düşündüm. Sonra yavaşça tuttuğum ele daha sonra başımı kaldırıp bana baktığında parlayan gözlere baktım. Vazgeçtim; iyi ki buradayım, iyi ki onun gözlerinde...

Denizinden gözlerimizi ayırabildiğimizde kendimizi daracık taş sokaklarında bulduk  Foça'nın. Gezinirken bir çocuğun yardımıyla gördüğümüz ünlü Beşkapılar Kalesi'nin 1200'lü yıllardan bu yana ayakta kalmasına epey şaşırdık. Bu kısa gezi bize yetmediğinden çeşitli pansiyon ve butik otelleri gözümüze kestirdik.   

Uzun süren uğraştan sonra hemen denizin kenarında salaş bir balıkçıda yer bulduk. Havanın güzel olmasını fırsat bilen herkes kendini Foça'ya atmıştı sanırım. İnsanlar kalabalıktan şikayetçiydi ama esnafların yüzü gülüyordu. Güneşin getirdiği bereketle nefes almaksızın çalıştıkları halde mutlulardı.

Sonunda gelmişti işte, günbatımı... Biralarımızı alıp kayalıklara oturduk. Zaman hem acelesi varmış gibi çabucak hem de hep öyle kalacakmışız gibi yavaş geçiyordu. Hiçbir zaman karar verememişimdir; denizi güneşin parıltısıyla mı yoksa gecenin karanlığında mı daha çok sevdiğime... Yine veremedim, günbatımını seçtim; ikisini de yaşattığı için.

Dönüş vakti geldiğinde kendime söz verdim, buraya tekrar geleceğime. Kimbilir belki tatil için, belki fotoğraf çekmek için. Biliyorum tekrar görüşeceğiz eskimeyen Foça... 

Not: Bu post yazılırken Pearl Jam grubunun Ten albümü fon müziği olarak kullanılmıştır.

24 Şubat 2013 Pazar

Günlerin Getirdiği


Bugünkü yazımın belli bir teması yok, film, kitap yada etkinlik incelemesi yapmadan sadece yazmak istiyorum.

Çalışmıyorum ama en az çalışanlar kadar hafta sonunu iple çekiyorum. Bir de hava ılıksa değmeyin keyfime... Bu cumartesi ara ara yağışlı ama tatlı bir hava vardı, hiç üşümedik.

Gün güzel bir kahvaltıyla başladı. Hafta sonunu dört gözle beklememin bir nedeni de annemin tatil kahvaltıları sanırım. Cumartesi ve pazar günleri krep ya da patates kızartmasının bütün evi saran kokusuyla uyanır, uzun uzun sohbet ederek kahvaltı yaparız.

Sonra ben kendimi dışarı atarım. Evi seven, saatlerce bilgisayar ya da televizyon başında takılabilen bir yapım yok. Boş boş gezmek, kitabımı kapıp kordonda okumak, yolumun üstü değilken vapurla Karşıyaka'ya geçmek, Alsancak'ta biramı yudumlamak, herhangi bir yerde yeni insanlarla tanışmak ve sohbet etmek kendimi daha iyi hissettiriyor.

İzmir'e geldiğimden beri her zaman yanımda olmaya çalışan, yaşadığım her olumsuzlukta destekçim olan biri var ki burada başıma gelen en güzel şey. Sadece yanımda oturuyor olması bile bana inanılmaz derecede güç veriyor. Zaten kendisi buradaki ilk arkadaşım, bana İzmir'i öğreten ve sevdiren kişi...

Gelelim nefret ettiğim ve beklemekten yorulduğum konuya. Yaklaşık 8 aydır mezunum ve 6 aydır iş arıyorum ama hala işsizim. 'Bu durum herkesin başına geliyor', 'Ülkemizin bir gerçeği' gibi bir çok teselli cümlesini ezberledim artık bu süreçte. Okurken kendimi hazırlamıştım bu duruma fakat yaşamak çok daha ağır geliyor insana. Bu konuya giriş nedenim iç karartmak değildi aslında. Garip bir şekilde blog yazmaya başladığımdan bu yana kendimi daha iyi hissediyorum. İş bulana kadarki boş zamanımı en iyi şekilde değerlendirmeye karar verdim; daha çok okuyarak, araştırarak, yeni şeyler deneyerek ve deneyimlerimi yazarak. Şimdilik durumdan gayet memnunum. 

Günlük tadında bir yazıdan sonra uyku vakti. Güneşli bir pazar olsun, Foça'ya gidelim :)

Not: Bu post yazılırken fon müziği olarak Cults grubunun Cults albümü kullanılmıştır.

22 Şubat 2013 Cuma

Damla Sakızı Tadında Bir Yazı


İzmir'e yerleştiğimizden beri -yaklaşık altı ay oluyor- bu şehre ve kültürüne alışmakta pek zorluk çektiğimi söyleyemem. Bilindiği gibi ülkemizin en hoşgörülü illerinin başında gelir, İzmir. Toplu taşıma araçlarında, sokaklarda, sırada beklerken insanlar çoğunlukla pozitif ve yardımseverdir.


Bugünkü yazım sakız reçeliyle ilgili olacağı için İzmir'i anlatan bir giriş yapmayı uygun buldum. Sakız reçelinin ne olduğunu İzmir'e gelene kadar hatta kardeşimin arkadaşı Çeşme'den hediye getirene kadar bilmiyordum açıkçası. Çok şık ve üzerinde Yunanca yazılar olan bir kavanoz içinde geldi ki görselini hemen paylaştım. 


Üstündeki yazılar ilgimi çekti ve internette biraz araştırma yaptıktan sonra,hediye gelen sakız reçelinin; sakız adasında Korakis-Marinos adında bir firmanın ürünü olduğunu fark ettim. Firmanın kaşık tatlıları ve sakız reçelleri tüm çeşitleriyle Reçelci Rena'da butik tarzda satışa sunuluyor. Takip ettiğim birkaç blog sayesinde Sakız Adası'na giden herkesin yolunun Reçelci Rena'dan geçtiğini ve orada çok meşhur olduğunu anladım. Onun da görselini paylaşıyorum(umarım bir gün Sakız Adası'na gidip fotoğrafını çekme fırsatı bulurum).

Gelelim benim en çok ilgimi çeken aşamaya. Tadım aşaması! Muhallebi, kahve gibi bir şeylerin içinde damla sakızı aromasını pek tercih etmesem de sakız reçelini beğendim. Yedikten sonra ağızda bıraktığı damla sakızı aroması da muhteşem bence. Oldukça yoğun pek öyle bildiğimiz reçel kıvamında değil, daha çok macun kıvamında denilebilir. Türk kahvesinin yanında servis edilen bir bardak suyun içine bir kaşık sakız reçeli koymak kahve tadını zenginleştirir diye öneriler mevcut. 

Bu yazımın taslağını oluştururken öyle çok Sakız Adası'nı anlatan blog okudum ki en kısa zamanda ben de gitmek istedim. Pırıl pırıl bir deniz, mavi-beyaz boyalı şirin evler, tarihi dokusu... Üstelik çeşmeden feribotla geçişin çok eğlenceli olacağını düşünüyorum. Hadi artık bahar gelsin :)

Philosophia-Bilgeliğe Duyulan Aşk


Felsefe semineri umduğumdan daha başarılı geçti diyebilirim. Öncelikle bunun bir tanıtım semineri olduğunu ve temel düzeyde felsefe öğrenmek isteyenler için bir başlangıç olduğunu anlatıldı. 5 ay sürecek ve haftada bir gün 2 saat şeklinde ayarlanmış. Bu süreçte felsefeyi sadece öğretmek değil hayatın bir parçası haline getirmek bu topluluğun temel vizyonu olmuş. Buna paralel olarak çeşitli gönüllülük projeleri ve doğa sporlarıyla üyelerine felsefenin aktif kısmını da sunmuş oluyorlar. Tabi bunun yanında hint felsefesi, doğu felsefesi, batı felsefesi, insan psikolojisi, bilinç-hafıza, dikkat- konsantrasyon gibi felsefenin temelini oluşturan seminerler veriliyor. Sanırım katılmayı düşünüyorum ama henüz bir karar vermiş değilim.
 
Gelelim seminerin nasıl geçtiğine...Sohbet tadında karşılıklı konuşma şeklinde başladı. Sıkıcı geçeceğini düşündüğüm sırada, ilgimi çeken konulara geçti anlatıcı birbiri ardına. Hayattaki amaçlardan, korkulardan, hedeflerden ve bunların nedenlerinden bahsettik. Çağımızın en büyük problemlerden olan yozlaşmayı sanat, politika, din ve müzik açısından farklı temalarda inceledik ve yaptığımız çıkarımlar bende 'vay be' dedirtti. Bağımlılıklardan ve bağımlılığın bize unutturduğu olgulardan (gözlem, okumak, araştırmak gibi) konuştuk. İnsanın içe yolculuğu, varoluş nedeni, hayatta sahip olduğu roller üzerinde durduk. 'Kendini keşfetmek' ve 'kendini gerçekleştirmek' gibi olgulardan, son olarak da philo(aşk) ve sophia(bilgelik) kelimelerinin birleşmesiyle oluşan bilgeliğe duyulan aşk kavramından bahsettik.

Sanırım fazlasıyla uzun ve felsefeyle ilgilenmeyenler için sıkıcı bir yazı oldu. Yine de bıkmadan okuyanlar için seminerde geçen bu sevimli karikatürü paylaşmak istedim.

Nasıl gördüğümüz ...



21 Şubat 2013 Perşembe

101: Felsefeye Giriş


Bugün farklı bir şey yapmak istedim. Uzun zamandır takip etmeye çalıştığım fakat bir türlü fırsat bulup gidemediğim bir felsefe grubunun seminerine katılacağım. Yeni başlayanlara grubu tanıtmak için ücretsiz yapıyorlar etkinliklerini. Benim gibi maddi konularda sıkıntı yaşayanların kaçırılmaması gereken bir fırsat bence. Tabi genellikle bu tarz seminerlerden çok verim alındığını söyleyemem. Seminer saati çok kısa ve biraz daha sohbet havasında geçiyor. Yine de bana iyi geleceğini düşünüyorum. Her zaman bu tarz felsefi konuşmalar ilgimi çekmiştir. Üstüne kafa yorulan ve dinleyenlerin de içine dahil edildiği bir sohbet olmasını ümit ediyorum. Bakalım bu akşamdan sonra katılımımın rutin hale gelip gelmeyeceği belli olur. Seminerden sonra konuşulan konular üzerine ve seminerin verimliliği üzerine yorumlarım olacak tabi.

Kordon Boyu
Ben bu grubu ilk defa duyuyorum fakat İstanbul, İzmir, Ankara, Bursa, Eskişehir, Manisa gibi pek çok ilde etkinlikleri mevcut. Ayrıca etkinlikler tek bir merkez yerine farklı şubelerde gerçekleşiyor ki bu bir avantaj bence. Mesela İzmir'de Bornova, Karşıyaka, Alsancak ve Buca gibi semtlerde farklı etkinlikler oluyor. Hatta ilgilenenler için hemen link paylaşıyorum.
http://www.aktiffelsefe.org/ . Ben bugün Bornova'daki seminer bana daha yakın olduğu halde Alsancak' a gitmeyi düşünüyorum. 4 gündür Alsancak'a gitmiyorum epey(!) olmuş, özledim sanırım bir fotoğrafla konuyu bağlıyorum. Blogumda olmazsa olmazdı :)

Tutkunun adı: Dorotea


Yeni bitirdiğim ve okurken epey keyif aldığım kitaplardan biri oldu 'Dorotea'nın Şarkısı'. Oldukça ilginç bir konusu var. Başkahramanı Aurelia orta yaşlarında, Madrid Üniversitesi'nde öğretim görevlisi bir kadındır. Evi çekip çevirmesi için Adelita adında bir kadınla tanıştırılır. Adelita'nın kadının hayatına girmesiyle oldukça tuhaf olaylar yaşanmaya başlanır. İşini çok iyi yapan ve ilk zamanlar çok kuşku uyandırmayan bu kadının çok farklı bir yönüyle karşılaşır evin sahibesi. Günler geçtikçe kadının kişiliği ve yaşamı Aurelia için daha karışık hale gelir. Hayattaki amacını sorgularken heyecansız ve tekdüze günler geçirmektedir. Yaşadığı ilişkinin bile belli sınırlar içerisinde ve monoton olduğunu fark eder. Birini arzulamak, birine tutkuyla bağlanmak gibi duyguları o yaşına kadar hiç yaşamadığını anlar ve giderek daha çok içine kapanır. Dorotea'nın kim olduğuysa kitapta gizli...

Kitabı okurken elimden düşüremedim diyemem ama bu iki farklı karakterdeki kadının arasında yaşanacak olayları merak ederek okudum. Yazarın dili ağır değil, gayet anlaşılır ve yalın cümleler kullanmış. Sadece şunu söyleyebilirim ki bazı noktaların üzerinde fazlasıyla durulmuş. Ayrıca kitabın isminde 'şarkı' sözcüğü geçtiği için romanı okurken hep bir beklenti içinde olma durumu var. Sanki biraz havada kalmış ya da bağlantı iyi kurulamamış gibi. Bunların dışında önerebileceğim bir kitap efenim, okuyunuz.

20 Şubat 2013 Çarşamba

Be happy!


Hiç bir zaman şahane yazılar yazan, kompozisyon yarışmalarında derecelere giren, duygularını kelimelerle çok derin anlatan bir insan olamadım. Ama yalnızlık hissi, yeni bir şehre alışmaya çalışmak daha da vahimi tutunmaya çalışmak için yazmaya karar verdim. 

Mezun olmuş, hayata başlamaya çalışan fakat bekleme aşamasını yaşayan bir mühendisim. Hem kafamı dağıtmak hem de ilerde bu yaşadığım günleri unutmamak adına bu serüvene başlıyorum. Başlarda yaşadığım bu sıkıcı hayatı ve paylaşmak istediğim fikirleri yansıtırken eyleme geçtikçe daha da renkli bir blog olacağı düşüncesindeyim. Her genç insan gibi yapmak istediğim çok fazla şey var(şu an fikir aşamasında olsalar da). Hayatta dahil olabildiğim her süreci buraya aktarıp garip bir şekilde mutlu olacağım. Bu şarkıyı dinlediğimde ne kadar mutsuz olsam da enerjik bir atmosfer yaratıyor, seviyorum...



 Bu arada bir merhaba bile dememişim. Merhaba...